Bu akşam hava daha bir karanlık, düşüncelerim daha bir ağır.
Son 4 günümü hastalığım ve iyileşme sürecimle geçirdim ve bugün işimden bir gün izin alıp biraz daha dinlendim. İşkembe çorbası, sıcak taze bir ıhlamur ve devamında bitirdiğim taze portakal suyu. Yattığım salon koltuğundan kapısı açık odamdaki son 1 haftadır toplayamadığım dağınıklığı, örümcek istilasına uğramış yatağımı izledim durdum. Vücudumun dinlenmesi gerekiyor ve bazı şeyler kendi yolunda ilerlemesi gerekiyor, bunu biliyorum. Fakat hedeflerim ve gerçekleştirmek istediğim hayallerimin bu yollarda sekteye uğradığını düşünüyorum.
Gerçekleştirmek istediğim şeyler için küçükten-hiçe aksiyon alabiliyor oluşum kendimi sorgulamama neden oluyor. Psikolojik olarak hayatta kalmaya çalışma evremde sıkışıp kaldığımın farkındayım ve inatla Allah'tan yardım istemiyorum. Belki de kendim başarabileceğim şeyleri kendim yapmaya çalışıp yapamadıklarım için Allah'tan yardım isteyeceğim zamanı kolluyorumdur ancak artık yapabileceğimi düşündüğüm şeylerin hiçbirisini yapamadığımı kabullenmek zor geliyor.
Eskiden benimle dalga geçen, beni küçümseyen ve kendimi koruyamadığım tüm insanlara onların bile başaramadığı şeyleri başarıp gösterme isteyişim beni bitiyor olabilir fakat anlamadığım şey şu ki bu insanlar, özellikle eskiden benim pestilimi çıkartan bu insanlar, şu anda çok iyi hayat sürüyorlar... ben ise kendi kabuğumun içinde acı çekiyorum. İtiraf etmeliyim; hayalini kurduğum ve olmasını istediğim gelecek böyle değildi. Belki de Allah bana burada bir şey öğretmek istiyordur, belki de beni savurup yere düşüren rüzgara darıldığım için yeni rüzgarlarla uçup hak ettiğim yeri bulamıyorumdur. Ya da belki de sosyal medyada İslam, Allah ve kader üçlemesinin anlamlarını anlatmaya çalışan insanlardan birkaçının dediği gibi 'tamda olmam gereken yerdeyimdir ve Allah'ın planına güvenmem gerekiyordur'. Büyük ihtimal sonuncusunu yapmaya çalışırken çektiğim acıdan bahsetmiyor kimse. Her şeyi güvence ve garanti altına lamaya çalışan mental açıdan sıkıntılı aklım ile Allah'ın kaderini kendini bırakma konusunda aksiyon alan kalbimin arasında kalmış durumdayım.
Bir insana doğru evriliyorum, başka bir insana dönüşüyorum fakat dönüştüğüm kişiyi bilmiyorum. "Your new self will cost you of your old self" cümlesindeki başıma geliyor gibi. Yeni birine dönüşme aşamasında eski benliğimi kaybediyorum ve tam da bu geçiş aşamasının ortasındaki belirsiz, soğuk ve güvensiz noktada delirip duruyorum. Tam da bu noktada "When you face with difficulties, go straight into it and leave it on the other side as soon as possible." önerisi geliyor Jennifer Lopez'in. Çünkü bir şeyleri garantiye almayı seven tarafım o orta noktada delirip durmamı sağlıyor, halbuki daha da hızlı geçmem lazım fırtınanın içinden.
Bunca şeyin içerisinde babamın ve kardeşlerinin "Artık evlen" baskısı da hiç yardımcı olmuyor. Benim yaşadığım hayatı bilmiyorlar. Biseksüelliğim ile Müslümanlığım arasında nasıl sıkışıp kaldığımı bilmiyorlar. Psikolojik yorgunluğumun disiplin oluşturmamı engelleyerek kilo veremediğimi bilmiyorlar. Kendimi beğenmediğim için başkasınında beni beğenmeyeceğini düşündüğümü bilmiyorlar. Onlar için hayatın belirli evreleri var ve onlara göre ben evlilik evremdeyim. Halbuki bu işler öyle yürümüyor. Hayat bu kadar basit değil. Kendi zamanlarında böyle olmuş olabilir fakat artık çağ değişti ve farklı bir zaman dilimindeyiz. Oysa ki Nasip dediğimiz şey herkesi her zaman bulamayabiliyor. Bazen helal ve acısız bir yalnızlık, haram ve acı dolu bir beraberlikten daha hayırlıdır. Etrafımda gördüğüm bir sürü akrabam berbat yaşantılar ve ayrılık süreçleri içerisindeyken ve bunları canlı canlı görürken nasıl evlenmemi beklerler? Ben sabırla kısmetimi bekliyor olacağım. Çok laf ederlerse de askerliğimi bitirdiğim gibi ayrı eve çıkıp kendimi uzaklaştıracağım.
Oysa ki beklediğim tek bir cümleydi: "Sen nasıl mutluysan öyle yaşa". Aaaah Ah baba, sen benim en nefret ettiğim ama en güzel testim oldun. Çocukluğumu mahvettin ve şimdi ise acınası bir yetişkin oldum. Çocukluğum yetmedi yetişkinliğimde de benim canımı yakar oldun. Ergenliğimde canımı yaktın ve bende senin canını yaktım. İçimi kavuran öfkeyle adım atar oldum ve şimdiki yaşlarımda ise öfke beni hasta eder oldu. Senin bana yaşattığın öfke içimi kavurdu ve geriye hiçbir şey bırakmadı. Hala hatırımda; odama yatak almak istemişti annem, sende 'Ne gerek var, uyusun yerde işte. Şimdiden askerliğe hazırlanmış olur.' demiştin. Kendi kendime nasıl bir baba evladı hakkında böyle düşünebilir diye merak etmiştim.
Birkaç kelimeden oluşan cümleler beş para etmezler ve eskiden senden her harçlık istediğimde sinirli sinirli bana verirdin parayı. Madem cümleleri kurmak para etmiyor, o zaman bana neden bedavadan vermedin o kelimeleri? Yoksa bana karşı sarf etmek istediğin kelimelerin depozitosu cimri kalbindeki değerle örtüşemedi mi? Neden bana bir kere bile "Oğlum benim" demedin, neden bana beni sevdiğini söylemedin ya da neden bir kere bile kuzenime tüm sülalesi önünde yaptığın gibi gururla sırtımı sıvazlamadın? Şimdi ise ablamın çocuğuna ne övgüler yağdırıyorsun, "Aşkım benim" diyorsun. Tüm çocukluğumu içimde ukde bıraktın, birkaç kelimeye beni hasret bıraktın ve şimdi ise kendi yeğenimin aldığı övgüleri gizlice kıskanır oldum. Bana o kelimeleri bedava ve karşılıksız olarak verseydin bile yeğenime söylediğin şekilde sevgi dolu söyler miydin bana da o cümleleri? Yoksa yumuşaklığından yüz bulup tepene bineceğimi mi düşünürdün katı babalar gibi?
Her şey farklı olabilirdi, içimdeki sevgi nehrini senin kalbine akıtabilirdim fakat yine bir değerim olmazdı değil mi? Çünkü sen benim değerimi en başından biçmiştin.
Ne yazık...
No comments:
Post a Comment