"Dört gün… Dört gün… Dört gün…"
Dört gün… Dört günlük bir süredir
kalbim solmakta ama vicdanım rahat çünkü yanında olmam gereken şeyin; adaletin
ve doğruluğun yanında oldum ve böylelikle ile yanımda olduğuna inandığım ve de
dostum olduğuna inandığım yakın bir arkadaşımın gerçek yüzünü gördüm. İstediği
kadar alanında başarılı ve ileri düzey yeteneklere sahip olsun, eğer benim için
doğru dürüst bir karaktere sahip değil ise o kişi benim için bir hiçtir ve de
ne kadar yalvar yakar özür dilese de onun gibi birine karşı benim hiçbir
merhamet borcum olamaz. Şimdi ise yalnız kurt olarak hayatıma devam ediyorum ve
de eğer biri ile çatışma içerisinde isem sahip olduğum yeteneklerimin
arttığının farkına vardım. Bu olay beni içimde bir köşeye atıp beni ele
geçirmesine izin vermediğim karanlık yanıma tamamen bağladı ve artık sadece
içimdeki aydınlığın gücünü kullanmaktan ise hem içimdeki aydınlığın hem de
karanlığın gücünü birleştirerek kullanıyorum. Peki, siz bilir misiniz aydınlık
ve karanlık karışınca ne olur? Kararır, grileşir her yan. Bir vücutta ikisi
birden bulunamaz çünkü ikisi de birbirinin zıttı olan kavramlardır ve ikisi
birleşir ise karanlık ve aydınlık birbirini yok etmeye başlar. Aydınlık
karanlığı beyazlatmaya çalışır, karanlıkta aydınlığı karartmaya çalışır; bu da
demektir ki ya tek bir kazanan olacak ya da ikisi birden birbirini yok edecek.
Söylemiş olduğum gibi karanlığın en dibine; ABYSS’e inmiştim ve şimdi ise
karanlığın içinde her yer grileşti. Saçaklar, yerdeki zift gibi kaynayan
karanlık yüzeyden göğe doğru yükselen kara dikenlerin arasından sıyrılıp gökten
inen beyaz ışık ışınlarına atılıyor ve saldırıyordu, aynı şekilde gökten inen
beyaz ışınların arasından yerdeki biçim bulamayan saçaklara yıldırımlar ve
şimşekler saldırıyordu. Aydınlık bana ulaşmaya çabalar iken saçaklar ve
dikenler beni adeta bir kalkan gibi koruyordu.
En sonunda ise büyük, karanlık zırhlar ile donatılmış ve sivri olarak
biçim bulmuş saçaklı ve damarlı bir diken ile şimşeklerin ve yıldırımların çarparak
oluşturmuş olduğu, altın başlı elmas bir mızrak birbirine büyük bir hız ile
çarptı. Hemen ardından da devamında çok büyük çaplı bir şok dalgası ile takip
eden büyük koyu gri bir patlama oldu. Şok dalgası tüm saçakları, dikenleri,
yıldırımları ve ışık ışınlarını yakarak yok etti ve şok dalgası beni uzağa
fırlattı.
Yere düştüğümde bir yanımın
aydınlık bir diğer yanımın da karanlık bir yüzeye sahip olduğunu gördüm. Ben bu
yüzeylerin birbiri ile ayrıldığı büyük çizginin ortasındaydım. Karanlık ufukta
yanarak yükselen kızıl bir ışık gördüm ve ışığın içerisinden karanlıkları
büken, korkusuz bir ordunun zift zemine ayak basıyor olduğuna şahitlik ettim.
Aydınlık tarafa kafamı çevirdiğimde de yere kızgın yıldırımların düşüşünü
izledim. Her yıldırım yere düştüğünde geride beyaz parıltılar bırakıyordu.
Dikkat ile baktığım zaman parıltıların aslında elmaslardan oluşan ve yıldırımı
bükebilen kusursuz savaşçılar olduklarını gördüm. İki ordu birden birbirlerine
koşmaya başladılar ve bundan dolayı içimi yok edilemez bir korku kaplamıştı
çünkü iki ordunun savaş sahasının tam ortasındaydım. Bu ahenkli bir buluşmaydı.
4 gün önce…
Yunus ismindeki arkadaşım MAC
laboratuvarındaydı. Bana İngilizce hocamız ile kavga ettiğini ve herkesin içinde ona
bağırdığını söyledi ve konuyu anlatır iken İngilizce hocamız sınıfa girdi. Ben TOEFL
testimi çözer iken İngilizce hocamız ile Yunus 40 dakika boyunca tartıştılar. Tabii
ki de Yunus her zaman yaptığı gibi boş yere uzatıyordu. İngilizce hocamız affetmeyecek
gibiydi. İngilizce hocamız ile olan tartışma en sonunda bitmişti. Yunus’a “Keşke
hocaya bağırmasaydın, bu saygısızlığa giriyor. Öğrenci ve öğretmen arasındaki
çizgiyi aşıyorsun.” Dedim. O ise bana “Sen kaybetmeyi sevmeyen birisisin ve
inan bana benim yerimde olsaydın benim yaptığımın birkaç kat fazlasını
yapardın.” Dedi. Bende kafamı eğdim ve Yunus’a bakarak “Gerçekten böyle mi
düşünüyorsun?” dedim. O da “Sen kaybetmeyi sevmeyen birisin.” Diye tekrarlardı.
Ben ona rekabeti sevmediğimi ve bu yüzden de İngilizce Debate provasından sonra çok
üzüldüğümü söylemiştim. Bu benim en hassas yanımdı ve Yunus ise bu
hassas yanımı bana karşı kullanma küstahlığında bulundu. Bende ardından
ekledim: “En azından benden büyük birine bağırmazdım be Yunus.” Bu cümlemden
sonrada oturduğum yerden kalkıp gittim. Sonraki birkaç gün bana olayı anlatmaya
çalışması ile geçti. Bir türlü ona doğruları ve benim canımı ne kadar yaktığını
anlatamadım, anlatmak için çabaladım ama bir türlü anlamadı. Benden özür diledi
ve bunların hepsini geride bırakmak istedi. Hiçbir şey söylemedim fakat
affetmemem gerektiğini içten içe biliyordum. Bu yüzden de affetmedim. Ben de
onu hassas yönlerinden vurmayı bilirdim fakat ne ben onun kadar vicdansızım ne
de o bu hakareti yapmış olmayacak kadar insandı.



No comments:
Post a Comment